Yargıtay - Hukuk Genel Kurulu

2017/1616 Esas 2017/1707 Karar
Karar Tarihi: 13.12.2017
Yargıtay

Hukuk Genel Kurulu         2017/1616 E.  ,  2017/1707 K.

'İçtihat Metni'MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve terkin” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul Anadolu 7. Asliye Hukuk Mahkemesince esas hakkında önceki hüküm kesinleştiğinden yeniden karar verilmesine yer olmadığına dair verilen 02.06.2011 gün ve 2011/27 E., 2011/373 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı Hazine vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 03.10.2013 gün ve 2012/12162 E., 2013/14117 K. sayılı kararı ile:

'... Davacı Hazine vekili, davalı adına tapuya kayıtlı bulunan 6080 parsel sayılı taşınmazın, 3621 sayılı Kıyı Kanununa göre, kıyı kenar çizgisi kapsamında kalan yerlerden olduğunu açıklayarak tapu kaydının iptalini ve tescil dışı bırakılmasına karar verilmesini istemiştir.

Davalı, taşınmazı tapu kaydına güvenerek satın aldığını, idare tarafından belirlenen kıyı kenar çizgisinin belirlendiği tarihin üzerinden 10 yıl geçtiğini bildirmiş ve davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, hak düşürücü süreden davanın reddine ilişkin hüküm önceden kesinleştiğinden yargılama gideri ve vekalet ücretinin davalıdan tahsiline karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, mahkemenin kararı 5841 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 14.03.2009 tarihinden sonra verilmiş olup; bu Kanunun 2. ve 3.maddeleri ile getirilen yeni düzenlemelere dayanılarak oluşturulmuştur.

14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 25.02.2009 günlü 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 2.maddesi ile 3402 sayılı Kanunun 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümlede: 'bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri dahil tarafların sıfatına bakılmaksızın' ve 3. maddesi ile aynı Kanuna eklenen Geçici 10. maddesinde ise; “Bu Kanunun 12.maddesinin 3. fıkrası hükmü Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır.” şeklindedir. Bu değişiklik nedeniyle bu yasanın yürürlük tarihinden sonra Hazinenin açtığı davalarda da 10 yıllık hak düşürücü süre uygulanmaya başlanmıştır.

Ne var ki, Yerel Mahkeme kararının kesinleşmesinden önce Anayasa Mahkemesi'nin 12.05.2011 gün ve 2009/31 E. 2011/77 K. sayılı kararıyla; “25.02.2009 gün ve 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 2. maddesiyle 21.06.1987 günlü 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümlenin ve 3.maddesiyle 3402 sayılı Yasaya eklenen Geçici 10. maddenin Anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline” karar verilmiş ve bu iptal kararı 23.07.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır.

Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları ile idari makamlar, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıktır.

Diğer taraftan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 33.maddesinde yer alan “Hakim, Türk hukukunu resen uygular” hükmü ile ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde; Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır.

Öyle ise, kesin hüküm halini almamış ve kazanılmış hakkın istisnasını teşkil eden bu durum karşısında 5841 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davanın reddine ilişkin olarak kurulan hükmün, verildiği tarih itibariyle doğru olduğu düşünülse ve ayrıca Anayasanın 153. maddesine göre iptal kararı geriye yürümez ise de 10.3.1969 gün ve 1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçe bölümünde belirtildiği üzere iptal, kesin şekilde çözüme bağlanmış uyuşmazlıkları etkilemez ve henüz anlaşmazlık hali devam ediyorsa iptalin kapsamına girer. Bu durumda davanın hak düşürücü süreden reddine ilişkin kurulan kararın Anayasa Mahkemesi'nin anılan iptal kararından sonra doğru olduğu söylenemez. Zira, kamu düzeninin söz konusu olduğu bütün haller istisnanın kapsamına girer.

Hal böyle olunca, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı sonucu oluşan durumun eldeki maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan davaya da uygulanması zorunlu olup, kamu malları ile ilgili davalar aynı zamanda kamu düzeni ilkesini de içermektedirler. Bu nedenle Mahkemece, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından sonra oluşan yeni yasal durum dikkate alınarak, inceleme yapılıp sonuca ulaşılması gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır.

Somut olayda; dava konusu taşınmazın, 28.11.1997 tarih 5/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına uygun olarak belirlenen kıyı kenar çizgisine göre devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerden olduğu saptanmış olduğundan davanın kabulüne ve 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 16. maddesiyle 3402 sayılı Yasanın 36. maddesine bazı ilaveler getiren 36/A maddesi hükmüne göre kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalar nedeniyle yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden davalı tarafın sorumlu tutulamayacağına karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir...'

gerekçesi ile oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, 3621 sayılı Kıyı Kanunu uyarınca tapu iptali ve terkin isteğine ilişkindir.

Yerel mahkemece, 14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5841 sayılı Kanun ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümle ve Geçici 10. madde uyarınca hak düşürücü süre nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar davacı Hazine vekilince temyiz edilmiş, Yargıtay 1. Hukuk Dairesince, davanın yargılama sırasında yürürlüğe giren 5841 sayılı Kanun hükümleri uyarınca reddedildiği, bu durumda dava tarihinde haklı olan davacının yargılama gideri, avukatlık ücreti ve maktu harçtan sorumlu tutulamayacağı gerekçesiyle bu yöne hasren olmak üzere karar bozulmuştur.

Mahkemece bozma kararına uyulmuş ve yargılama gideri, avukatlık ücreti ile harcın davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Karar, davacı Hazine vekilince temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıya metni aynen alınan gerekçeyle bozulmuştur.

Mahkemece, ilk kararın esası hakkında, yani davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine ilişkin kısmı yönünden onanarak kesin hüküm hâline geldiği, kesin hükmün kamu düzenine ilişkin bulunduğundan dolayı tüm mahkemeler gibi Yargıtay için de bağlayıcı olduğu, bu nedenle bozma kararına konu yapılamayacağı, aksi hâlin hukuki güvenlik ve adil yargılanma hakkına aykırı olacağı gerekçesi ile önceki kararda direnilmesine, kesinleşen hususta yeniden karar verilmesine yer olmadığına, yargılama gideri, vekalet ücreti ve harcın davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Direnme kararı davacı Hazine vekilince temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, 25.02.2009 gün ve 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 2. maddesiyle 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümlenin ve 3. maddesiyle 3402 sayılı Kadastro Kanunu'na eklenen Geçici 10. maddenin Anayasa'ya aykırı olduğuna ve iptaline ilişkin olarak verilen Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 gün ve 2009/31 E.,2011/77 K. sayılı kararının eldeki davaya uygulanıp uygulanmayacağı noktasında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesine geçilmeden önce, yerel mahkemenin direnme kararında daha önce kesinleştiği gerekçesiyle davanın esası hakkında yeniden karar verilmesine yer olmadığına karar verilerek, sadece yargılama gideri, vekâlet ücreti ve harç bakımından hüküm kurulmuş olmasının usul ve yasaya uygun olup olmadığı hususu ön sorun olarak ele alınıp incelenmiştir.

Bu noktada tartışılması gereken husus, bozma kararı ile bozma kapsamı dışında kalan hususlar da dâhil olmak üzere ilk hükmün tamamen ortadan kalkıp kalkmadığı, varılacak sonuca göre direnme kararında bozma kararı dışında kalan konularda da hüküm kurulmasının gerekip gerekmediğidir.

Öncelikle yasal düzenlemelerin açıklanmasında yarar vardır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun “Hükmün Kapsamı” başlıklı 297. maddesine göre; “(1) Hüküm 'Türk Milleti Adına' verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar:

a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini,

b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini,

c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri,

ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini,

d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını,

e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi,

(2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.”

şeklinde düzenlenmiştir.

“Hükmün Yazılması” başlıklı 298.maddesi ise:

“(1) Hüküm, hükmü veren hâkim, toplu mahkemelerde başkan veya hükme katılmış olan hâkimlerden başkanın seçeceği bir üye tarafından yazılır.

(2) Gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz.

(3) Hükümde gerekçesi ile birlikte karşı oya da yer verilir.

(4) Hüküm, hükmü veren hâkim veya hâkimler ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır.”

düzenlemesini içermektedir.

Açıklanan hükümlerin ortaya koyduğu bu biçim, yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hâl, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denilebilir ki, dava içinden davalar doğar ve hükmün hedefine ulaşması engellenir. Kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz.

Yerel mahkeme kararı bozma kararı ile birlikte ortadan kalkıp hukuki geçerliliğini yitirmektedir. Bozulan karar, sonraki kararın eki niteliğinde de değildir. Bu nedenle kurulacak yeni hüküm 6100 sayılı Kanun'un 297. maddesine uygun şekilde oluşturulmalıdır. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 14.05.2014 gün ve 2013/9-1989 E., 2014/657 K.; 29.03.2017 gün ve 2017/11-76 E., 2017/570 K. sayılı kararı ile 05.04.2017 gün ve 2017/19-909 E., 2017/622 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler vurgulanmıştır.

Bu durumda, sadece davanın fer'î niteliğindeki yargılama gideri, vekâlet ücreti ve harç yönünden kurulan hükmün tek başına infaz kabiliyetinin bulunduğunu ve yukarıda açıklanan usul hükümlerine uygun olduğunu söyleyebilme olanağı bulunmamaktadır.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine ilişkin olarak verilen kararın sadece yargılama giderleri, vekâlet ücreti ve harç yönünden bozulduğu, dolayısıyla davanın esası hakkındaki hükmün bozma kapsamı dışında tutularak kesinleştiği, hükmün bir bölümünün kesinleştiği hâllerde mahkemece yeniden hüküm kurulmasının gerekmediği, bu gibi durumlarda eldeki davada olduğu gibi kesinleştiği belirtilerek yeniden karar verilmesine yer olmadığına şeklinde hüküm kurulmasının yeterli olduğu, kararın kesinleşen bölümünün infazının da mümkün olduğu, kaldı ki kesinleşen bir husus hakkında yeniden hüküm kurulmasının hukuki bir sonuç da doğurmayacağı, bu nedenle direnme kararında davanın daha önce kesinleşen esası bakımından yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına karar verilmiş olmasının usul hükümlerine aykırı olmadığı görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan gerekçelerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

Yerel mahkeme kararı bu hâliyle az yukarıda açıklanan ilkelere uygun olmayıp, ortada usulünce oluşturulmuş bir direnme kararı bulunmamaktadır.

O hâlde, mahkemece Hukuk Muhakemeleri Kanununun 297. maddesine uygun şekilde hüküm kurulması için işin esasına yönelik temyiz itirazları incelenmeksizin kararın bozulması gerekir.

S O N U Ç: Davacı Hazine vekilinin temyiz itirazının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan usulü nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, aynı Kanun'un 440. maddesi uyarınca tebliğden itibaren on beş günlük süre içinde, karar düzeltme yolu açık olmak üzere 13.12.2017 gününde oy çokluğu ile karar verildi.


Uygulamayı Edinin

App Store'dan veya Play Store'dan uygulamamızı indirip mobil cihazınızda Kararcı deneyimi yaşayabilirsiniz.