Yargıtay - Ceza Genel Kurulu

2014/394 Esas 2016/17 Karar
Karar Tarihi: 19.01.2016
Yargıtay

Ceza Genel Kurulu         2014/394 E.  ,  2016/17 K.

'İçtihat Metni'Kararı veren

Yargıtay Dairesi : 8. Ceza Dairesi

Mahkemesi : Ağır Ceza Mahkemesi

Gözaltındaki şüpheliye kötü muamelede bulunmak suçundan sanıkların beraatlerine ilişkin, Ağır Ceza Mahkemesince verilen 24.11.2011 gün ve 311-332 sayılı hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 12.12.2012 gün ve 29974-37883 sayı ile;

'...Dosya kapsamı gözetildiğinde katılanın gözaltında tutulduğu süre içerisinde işkenceye maruz kaldığının anlaşılması ve sanıkların katılanı kendilerinin sorguladığı şeklindeki beyanları, soruşturmanın bir başka görevli tarafından yapıldığına ilişkin iddia ve savunmanın bulunmaması karşısında, atılı suçun oluştuğu gözetilmeden, sanıkların katılana kötü muamele yapan kişiler olmadığı hususunda mahkemede tam bir kanaat oluşmamasının nedenleri de karar yerinde gösterilmeden yazılı şekilde beraat kararları verilmesi' isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Çorum 1. Ağır Ceza Mahkemesi ise 18.04.2013 gün ve 20-157 sayı ile;

'Sanıklar Selahittin Köse ve ...'ın savunmalarında, mağdur hakkında yürütülen soruşturma sırasında mağdurun ifadesini kendilerinin aldığını ancak mağdura kesinlikle işkence veya kötü muamelede bulunmadıklarını, göz altında kaldığı süre içinde 24 saatte bir raporunun alındığını ve raporlarda herhangi bir işkence veya kötü muamele bulgusunun tespit edilmediğini, mağdurun örgüt adına kuryelik yapan önemli şahıs olması nedeniyle yakalanmasını örgütün hazmedemeyip mağdurun örgüt tarafından cezalandırılmış olabileceğini, örgütün kamu görevlilerini psikolojik olarak sindirmek ve örgüt üyelerini suçtan kurtarmak amacıyla bu tür işkence iddialarını ortaya attığını, kendilerinin Seydim Jandarma Karakolu'nda görevli olmalarına rağmen karakolda nezarethane olmadığı için mağdurun İl Merkez Jandarma Komutanlığı'nın nezarethanesinde kaldığını, suçlamayı kesinlikle kabul etmediklerini beyan ettikleri, Seydim Jandarma Karakol Komutanlığı'nın 16.03.2004 tarihli yazı cevabına göre, mağdurun Seydim Jandarma Karakolu'na hiç getirilmediği, bu karakolda nezarethane olmaması nedeniyle mağdurun Çorum İl Merkez Jandarma Komutanlığı'ndaki nezarethanede kaldığının anlaşıldığı,

Her ne kadar mağdur, savcılıkta alınan 21.02.2003 tarihli ifadesinde, gözaltında kaldığı süre içinde kendisine işkence edildiğini iddia etmiş ise de, gözleri bağlı olduğu için kendisine işkence yapan jandarmanın kim olduğunu bilmediğini beyan ettiği, mağdurun gözaltından 29.09.2002 tarihinde çıkıp aynı tarihte tutuklanarak cezaevine gönderilmesine rağmen bu tarihten yaklaşık 2,5 ay geçtikten sonra avukatı aracılığıyla 16.12.2002 tarihinde şikayette bulunduğu, yargılama aşamasında Adli Tıp 2. İhtisas Kurulundan alınan 09.02.2009 tarihli rapora göre, cezaevine girişte muayenesi bulunmayan mağdurun 02.10.2002 tarihinde (yani cezaevine girdikten 3 gün sonra) cezaevinden sevk sonucu Çorum Devlet Hastanesi cildiye polikliniğinde yapılan muayenesinde, sağ kolda ekimoz bulunduğunun bildirildiği, aynı gün yapılan ortopedik muayenesinin normal olarak değerlendirildiği, 02.10.2002 tarihinde sağ kolda tespit edildiği bildirilen ekimozun ebadı, rengi, şekli, kolun hangi bölümünde olduğu gibi ayrıntılı bir tarif bulunmadığından bu ekimozun ne zaman oluştuğu hususunda tıbben görüş bildirilemediği, söz konusu ekimozun sert ve künt bir cismin doğrudan havalesi ile oluşabileceği gibi, kişinin sağ kolunu sert bir cisme çarpması veya çarptırılması ile de oluşabileceği, bunlar arasında tıbben ayrım yapılamadığı, mağdurun 23.10.2002 tarihinde yapılmış muayene sonucunda hangi bölgede olduğu belirtilmeden 'yumuşak doku travması' tanısı konulmuş olduğu, 29.11.2002 tarihinde fizik tedavi rehabilitasyon bölümüne sevk edildiği, 25.11.2002 tarihinde de ortopediye sevk edildiğine dair kayıt bulunduğu, 17.12.2002, 18.12.2002 ve 19.12.2002 tarihlerinde Ankara Numune Hastanesi'nde yapılan muayenelerinde, sağ omuz hareketlerinin ağrılı ve kısıtlı olduğunun saptandığı, 23.01.2003 tarihinde çekilen sağ omuz MR'ında rotator cuff'ta parsiyel rüptürle uyumlu sinyal değişiklikleri saptandığının bildirildiği, mağdurun gözaltı sürecinden üç gün sonra 02.10.2002 tarihinde yapılan ortopedik muayenesinin normal bulunması dikkate alındığında, olaydan yaklaşık 4 ay sonra çekilen MR'larda tespit edildiği bildirilen omuzdaki rotator cuff yırtığının gözaltı sürecinde oluştuğunun kesin tıbbi delillerinin bulunmadığı, mağdurun 16.06.2003 tarihinde Adli Tıp Kurulu'nda yapılan muayenesinde, vücudunda elektrik girişine delil teşkil edecek herhangi bir lezyon izi saptanmaması, gerek gözaltı sırasında gerekse cezaevinde bulunduğu süre içerisinde yapılan muayenelerde elektrik girişine ait bir lezyon tanımlanmaması, 26.12.2002 tarihinde yapılan EMG'nin normal bulunması dikkate alındığında, kişiye gözaltı süresi içerisinde elektrik verildiğinin kesin tıbbi delillerinin bulunmadığı, mağdurun gerek insan hakları vakfında yapılan psikiyatrik muayenesinde ve gerekse 16.06.2003 tarihinde Adli Tıp Kurulu'nda yapılan muayenesinde tespit edilen post travmatik stres bozukluğunun maruz kaldığını iddia ettiği travma sonucunda gelişebileceği gibi, gözaltı şartları, daha sonra tutuklanıp konulduğu cezaevindeki süreç sonucunda da ortaya çıkabileceği, mevcut verilerle bunlar arasında tıbben ayrım yapılamadığının belirtildiği,

Her ne kadar dosyaya ibraz edilen İnsan Hakları Vakfı tarafından düzenlenen 18.06.2003 tarihli raporda, mağdurun sağ omuz ekleminde saptanan supraspinatus tendon rüptürü ve rotator kaf parsiyel rüptürünün kaba dayak ve elektrik işkencesiyle uyumlu olduğu; İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nda görevli öğretim görevlilerince düzenlenen 01.07.2011 tarihli raporda, mağdurun vücudunda tespit edildiği bildirilen fiziksel ve ruhsal bulguların İstanbul Protokolü çerçevesinde yapılan değerlendirmesine göre, ifadelerinde belirttiği işkence hikayesi ile uyumlu olduğu; yine Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nda görevli öğretim görevlilerince düzenlenen raporda, mağdurdaki bulguların işkence öyküsü ile yüksek düzeyde uyumlu olduğu ve Dünya Sağlık Örgütü'nün uluslararası hastalık sınıflandırması (ICD-10) kapsamında Y07.3 kodlaması ile belirtilen işkence tanısına uyduğu belirtilmiş ise de, yukarıdaki paragrafta ayrıntılı olarak açıklanan Adli Tıp 2. İhtisas Kurulu'nun raporunda belirtildiği üzere, mağdurdaki bulguların ne zaman ve ne şekilde meydana geldiğinin kesin olarak tespit edilemediği, mağdurdaki bulguların işkence hikayesi ile uyumlu olduğuna dair akademisyenlerden alınan görüşlerin mağdurun işkence gördüğünü ve bu işkenceyi sanıkların gerçekleştirdiğini ispat edecek bir delil niteliğinde bulunmadığı, mağdur ile cezaevinde aynı koğuşta tutuklu olarak bulunan tanıkların beyanlarına mağdur gözaltında iken alınan darp cebir izi bulunmadığına dair raporlar karşısında üstünlük tanınmasını gerektiren hukuki bir neden bulunmadığı, mağdurun nezarethaneden çıkarılacağı sırada 29.09.2002 tarihinde muayenesini yapan doktor ... mahkememizde alınan beyanında, muayene sırasında mağdurun, gözaltındayken itilerek duvara çarpılması nedeniyle kolunda hareket kısıtlılığı olduğunu söylediğini ancak muayene sırasında mağdurda herhangi bir darp, cebir, yara bere izi, şişlik, kırık çıkık bulunmadığını beyan ettiği,

Mağdur işkence gördüğünü iddia etmiş ise de, sanıklar Selahittin Köse ve ..., suçlamayı kesinlikle kabul etmediklerini, terör örgütünün kamu görevlilerini psikolojik olarak sindirmek ve örgüt üyelerini suçtan kurtarmak amacıyla bu tür işkence iddialarını ortaya attığını beyan ettikleri, mağdurun gözaltına alındığı olay nedeniyle Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin 2002/148 Esas, 2003/20 Karar numaralı kararıyla yasadışı DHKP/C isimli terör örgütüne yardım ve yataklık etme suçundan 3 yıl 9 ay hapis cezasına mahkum edildiği, kararın Yargıtay'ca onanarak 23.12.2003 tarihinde kesinleştiği, mağdurun halen yurt dışında bulunduğu hususları da nazara alındığında, mağdurun sanıklara iftira atma şüphesinin de göz ardı edilemeyecek bir ihtimal olduğu, açıklanan nedenlerle mağdurun gözaltında işkence görüp görmediği hususu şüpheli olduğu gibi mağdurun ilk defa savcılıkta alınan 21.02.2003 tarihli beyanında 'gözlerim bağlı olduğu için bana işkence yapan jandarmanın kim olduğunu bilmiyorum' şeklindeki beyanı, sanıkların baştan itibaren istikrarlı bir şekilde suçlamayı kabul etmedikleri, mağdurun gözaltına alındıktan sonra sanıklar Selahittin Köse ve ...'ın görev yaptıkları Seydim Jandarma Karakolu'na değil, Çorum İl Merkez Jandarma Komutanlığı'na götürülüp orada bulunan nezarethaneye konulduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, mağdurun gözaltında işkence gördüğü kabul edilse dahi bu eylemin sanıklar Selahittin Köse ve ... tarafından gerçekleştirildiğine dair kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı, mağdur İl Merkez Jandarma Komutanlığı'nda işkence görmüşse bundan mağdurun ifadesini alan sanıkların da haberi vardır ve onların da cezalandırılmaları gerekir şeklindeki bir yaklaşımın cezaların şahsiliği prensibine aykırı olduğu, işkence ile mücadelenin şüpheli kalan işkence iddialarında mağdurun ifadesini alan kolluk görevlilerinin cezalandırılması suretiyle değil etkin soruşturma ve denetim ile gerçekleştirilebileceği, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, sanıklar Selahittin Köse ve ...'ın mağdura karşı işkence veya kötü muamelede bulunduklarına dair hiçbir kuşku ve tereddüte yer vermeyecek şekilde inandırıcı, kesin, somut kanıtlar elde edilemediğinden sanıkların beraatine karar vermek gerekmiştir' gerekçesiyle direnerek, önceki hükümdeki gibi sanıkların beraatlerine karar vermiştir.

Bu hükmün de Cumhuriyet savcısı ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “bozma” istekli 07.06.2014 gün ve 292755 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, sanıkların üzerine atılı suçun sübutuna ilişkin ise de, dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği hususunun Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle değerlendirilmesi gerekmektedir.

Suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan ve dava zamanaşımı yönünden lehe hükümler içeren 765 sayılı TCK'nun 102. maddesinde, kanunlarda aksine bir hüküm bulunmadıkça kamu davasının, maddede yazılı sürelerin geçmesiyle ortadan kalkacağı düzenlenmiş, maddenin üçüncü fıkrasında da beş seneden ziyade ve yirmi seneden az ağır hapis veya beş seneden ziyade hapis yahud hidematı ammeden müebbeden mahrumiyet cezalarından birini müstelzim cürümlerde on sene olacağı hüküm altına alınmıştır. Aynı kanunun 104/2. maddesi uyarınca kesen bir nedenin bulunması halinde kesilme gününden itibaren yeniden işlemeye başlayacak olan zamanaşımı, ilgili suça ilişkin olarak kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzayacaktır.

Ceza Genel Kurulunun 31.10.2012 gün ve 655-1823 sayılı kararı başta olmak üzere bir çok kararında açıkça vurgulandığı gibi, yargılama yapılmasına engel olup, davayı düşüren hallerden biri olan dava zamanaşımının yargılama sırasında gerçekleşmesi durumunda, yerel mahkeme ya da Yargıtay, resen zamanaşımı kuralını uygulayarak kamu davasının düşmesine karar verecektir.

Bu açıklamalar ışığında önsoruna ilişkin olarak somut olay değerlendirildiğinde;

Sanıkların üzerine atılı suça765 sayılı TCK'nun 243/1. maddesinde sekiz yıla kadar ağır hapis cezası öngörülmüş olup, 765 sayılı TCK’nun 102/3. maddesi uyarınca bu suçun asli dava zamanaşımı 10 yıl, 104/2. maddesi de göz önünde bulundurulduğunda kesintili dava zamanaşımı 15 yıldır. Daha ağır başka bir suçu oluşturma ihtimalinin bulunmadığı suçla ilgili olarak, sanıklar hakkında dava zamanaşımını kesen en son hukuki işlem ağır ceza mahkemesinde sorgularının yapıldığı 04.03.2004 tarihi olup bu tarihten sonra dava zamanaşımını kesen veya durduran hiçbir sebebin gerçekleşmediği gözetildiğinde, 765 sayılı TCK'nun 102/3. maddesinde öngörülen 10 yıllık asli dava zamanaşımı süresi, direnme hükmünün verildiği 18.04.2013 tarihinden sonra, ancak dosya henüz Ceza Genel Kuruluna gelmeden önce 04.03.2014 tarihinde dolmuş bulunmaktadır.

Bu itibarla, yerel mahkemece verilen direnme hükmünün, gerçekleşen dava zamanaşımı nedeniyle bozulmasına, ancak yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu konuda, 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 322. maddesi uyarınca karar verilmesi mümkün bulunduğundan, sanıklar hakkındaki kamu davasının 765 sayılı TCK’nun 102/3 ve 5271 sayılı CMK’nun 223/8. maddeleri uyarınca düşmesine karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1-Ağır Ceza Mahkemesinin 18.04.2013 gün ve 20-157 sayılı direnme hükmünün, gerçekleşen dava zamanaşımı nedeniyle BOZULMASINA,

Ancak, yeniden yargılama gerektirmeyen bu konuda, 1412 sayılı CMUK’nun, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi gereğince halen yürürlükte bulunan 322. maddesi uyarınca karar verilmesi mümkün bulunduğundan, sanıklar hakkındaki kamu davasının 765 sayılı TCK’nun 102/3 ve 5271 sayılı CMK’nun 223/8. maddeleri uyarınca DÜŞMESİNE,

2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 19.01.2016 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.


Uygulamayı Edinin

App Store'dan veya Play Store'dan uygulamamızı indirip mobil cihazınızda Kararcı deneyimi yaşayabilirsiniz.